Kahve Eşliğinde Okuyabileceğiniz En İyi 10 Roman

Havaların soğumaya başladığı bu günlerde sıcacık kahveniz eşliğinde evinizde okuyabileceğiniz 10 romanı sizin için seçtik.

1. Tespih Ağacının Gölgesinde

Harper Lee’nin bilge kaleminden çıkan ve daha yayınlanmadan son yılların en büyük edebiyat olayı haline gelen Tespih Ağacının Gölgesinde, bir tarihsel dönemi güçlü ve gerçekçi çağrışımlarla aktarmakla birlikte, güncelliğiyle de bir eserin kendi devrini aşabileceğinin en nadide kanıtlarından biri…

Tespih Ağacının Gölgesinde Kitabı

2. Yeşil Deniz Kabuğu

“Klasik bir Sarah Jio değil, bir Sarah Jio klasiği. Sürükleyici bir aşk hikâyesi… Okurken umudu, hüznü ve aşkı içinizde yaşayacağınız, aşkın en derinlerde olduğunu hissedeceğiniz etkili bir yolculuk. Daima kalbinizdeki sese kulak verin, aşkın hep var olduğuna inanın. İçinizdeki sonsuz sevgiye dokunmak istiyorsanız kesinlikle okumalısınız.”

Yeşil Deniz Kabuğu Kitabı

3. Sherlock Holmes Gibi Düşünmek

Büyük ilgi gören ve 17 dile çevrilen Mastermind, zihnimizi bir üst seviyeye çıkarmak için eşsiz ve en az Sherlock öyküleri kadar sürükleyici bir rehber.”Holmes’un bakış açısı ile modern nörobilimin leziz bir birleşimi”

sherlock-holmes-gibi-dusunmek

 

4. Bülbülün Kırk Şarkısı

Bülbülün Kırk Şarkısı Kitabı

5. Swastika Geceleri

Swastika Geceleri

6. Gurur ve Önyargı

Gurur ve Önyargı

7. Semerkant

Semerkant

 

8. Zamanın Kısa Tarihi

Zamanın Kısa Tarihi 1988 yılındaki ilk basımından bu yana geçen yıllar içerisinde bilimsel yazın alanında bir başyapıt konumu kazandı. Kırk dile çevrildi ve dokuz milyonun üzerinde baskı yaparak dev bir uluslararası ün kazandı.

 

Zamanın Kısa Tarihi

 

9. Simyacı

Simyacı, dünyaca ünlü Brezilyalı yazar Paulo Coelho’nun üçüncü romanı. 1996 yılından bu yana Türkiye’de de çok okundu, çok sevildi, çok övüldü bu kitap.Bir büyük Doğu klasiği olan Mevlana’nın ünlü Mesnevi’sinde yer alan bir küçük öyküden yola çıkarak yazılan bu roman, yüreğinde çocukluğunun çırpınışlarını taşıyan okurlar için bir “klasik” yapıt haline geldi.

Simyacı

 

10. Olasılıksız

Eğer siz de kontrolün kimde olduğunu merak ediyorsanız, ‘Olasılıksız’ tam size göre bir roman…

Olasılıksız

 

Bu en çok okunan romanları 9.90 TL‘ye Babil.com’dan satın alabilirsiniz.

Okumak Neden En İyi Hobidir? İşte Size 7 İyi Sebep

Ufkunuzu genişletir

Kitap okumak size, yeni ve farklı bir şey verir. Her okuduğunuz kitaptan mutlaka yeni bir şey öğrenirsiniz.

Zihninizi çalıştırır

Zihninizin çalışmasını sağlayan bir hobi olan kitap okumak yeni konseptler keşfetmenizi sağlar. Kitabı okurken zihninizde bir şeyler canlandırmanız da zihin jimnastiği yapmanızı sağlar ve zihninizi daima canlı ve keskin tutar.

Hayal gücünüzü genişletir

Televizyon açtığınız zaman hayal gücünüzü kullanmanıza gerek kalmaz çünkü her şey zaten önünüzdedir. Fakat kitap okuma öyle değildir. Kitap okurken, okuduklarınızı gözünüzün önüne getirirsiniz ve bu, hayal gücünüzün gelişmesini sağlar.

Huzur verir

Kitap okumak insana huzur verir. Tamamen sessizlikte oturup kitabın tadını çıkartmak sizi rahatlatır, dinlendirir ve mutlu eder. Sıkıntılarınızdan uzaklaşmanızı sağlar.

Dünya ayaklarınızın altına serilir

Okuduğunuz sürece, her ülkeye, her döneme gidebilirsiniz. Görmeye fırsatınız olmayan yerler hakkında bilgiler edinir, yaşamadığınız dönemleri keşfedersiniz.

Kelime dağarcığınızı genişletir

Kitap okurken yeni kelimeler öğrenebilir böylece anadilinize ya da öğrendiğiniz yabancı dile daha hakim olabilirsiniz.

 

Boş zamanlarınızda mutlaka kitap okuyun!

2013’ün En Çok Satan Çocuk Kitapları

Kitap okumak çocukların psikolojik gelişimi açısından çok önemlidir!  İşte size 2013’ün en çok satan Türkçe ve İngilizce çocuk kitapları:

Türkçe kitaplar

1. PEARSON- Köpekler Bale Yapmaz

2. 1001 ÇİÇEK- Van Gogh / Arkadaşım Vincent

3. CAN ÇOCUK- Işıkları Seven Böcek

4. iŞ BANKASI KÜLTÜR- 1000 Çıkartmalı Tatil Kitabım

5. TÜBİTAK- Erken Çocukluk Kitaplığı: Saymaya Başlamak

6. UÇAN BALIK-  Çocuğuma Masallar 8: Ben Ne Zaman Büyüyeceğim?

7. 1001 CİÇEK- İyi Geceler Farecikler

8. ANGORA-  Renkli Matematik Dünyası 4 :10’a Kadar Sayıları Öğrenme

9. ARKADAŞ- Tom Sawyer

10. BİLGİ- Palyaço Okulu: Unuttum Öğretmenim

İngilizce kitaplar

1. AUTUMN- Subtraction Flash Cards

2. BARRINGTON- Thin Ice

3. CATERPILLARA- Noisy Farmyard Book : Farm Alarm

4. DORLING KINDERSLEY- Carol Vorderman’s English Made Easy: Ages 3-5 Preschool Early Reading

5. HARPER COLLINS- Goodnight Moon

6. KUMON- Are You Ready for Kindergarten? Pasting Skills (Ages 4-5)

7. LADYBIRD- Lego: City / Big City Life (Activity Book)

8. OXFORD- Oxford Reading Tree / Stage 5: Gran

9. PUFFIN- Puffin Chapters : Horrible Harry and the Drop of doom

10. SIMON SCHUSTER- The Great Hamster Massacre

 

Keyifli okumalar…

Bağımsız Kitabevleri

Bir kahve kokusu, bir de kitap kokusu benzersiz duygular uyandırır insanda.

Her ne kadar elektronik ekranlar arkasına hapsolsak da kitap kokusunu duyan, sayfalara dokunarak hissedenler bilir, bağımlılık yapar.

Gönül işidir kitapçılık. Okuma oranlarının oldukça düşük olduğu ülkemizde hemen hemen kar marjı en düşük üründür. Ticari olarak da çok akılcı değildir yani.

Ama yine de büyük şehrin keşmekeşi ve yoğunluğundan bıkan, sıkılan herkesin hayalidir, şöyle küçük bir kitabevi açıp, gelen giden ile sohbet ederek kitapların o büyülü dünyasında vakit geçirmek.

Şimdi o büyülü mekanlar zorda!

Kitabın yanı sıra birbirinden çok farklı yüzlerce ticari ürünü bir arada satmaya çalışan, gürültülü, ruhsuz, koca mekanlar, internet ve fırsat siteleri,  kindle vb. elektronik aletler ve de giderek azalan okuma oranları sebebi ile küçük, bağımsız kitabevleri zor durumda.

Halbuki, yoğun geçen bir iş gününün ardından yapılan kitabevi ziyareti meditasyon gibidir. Mis gibi kitap kokan sessiz, sakin ve huzur dolu o mekanlarda günün tüm yorgunluğunu atıp kitap kahramanları ile keyifli vakit geçirebilirsiniz.

Yetişkinler için ihtiyaç olan kitabevleri çocuklar için gerekliliktir. Olmazsa olmazdır.

Birbirinden renkli ve çeşitli yüzlerce çocuk kitabının arasında saatler boyu maceradan maceraya koşar, hiç sıkılmadan harika vakit geçirebilirler. Tozunu erken yutanlar için bu ziyaretler ilerleyen yıllarda da vazgeçilmez olur. Çocuk kitabevleri çocukların gelişimi ve akademik başarılarına da son derece önemli katkı sağlar.

Dünyayı tanıma, duygularını ifade etme, ilk deneyimler, farklılıkları öğrenme,  okuma- yazmaya ilk adım ve sonrasında sonsuz maceralar içinde kitaplar çocukların en yakın ve en sadık dostları olarak hayatlarını kolaylaştırır.

Her çocuk böyle bir dünyayı hak eder.

Ülkenin/ şehrin kültür varlıklarıdır bu tür mekanlar. Ve şu anda desteğinize ihtiyaçları var. Onları yalnız bırakmayın. Haydi bu günden tezi yok kendiniz ve çocuğunuz için küçük ama sıcacık bu mekanları ziyaret edin.

100 Liraya Kendi Filmini Çek

Artan enflasyon, gelirler giderler, iş bulma çabaları, koşturmalar, daha çok öğrenme çabaları, kitap al yorgan sat dünyasında yönetmen olabilmek…

Felli’nin ”Rüya gören herkes film çekebilir” ‘i ne kadar umut dağıtsa da, çuval çuval, gerçek dediğimiz dünyada her bir sahneyi, binlerce repliği, kaç makarayı yaşadıkları tek göz odalarda duvarlarına poster yapanlar var artık… Kamerası bir köşede derin uykulara dalmış yönetmenlerimiz, yine mecburen başka üniformalar giyip, kredi kartı borcunu ödemek pahasına başka mekanlara gitme üzere çıkıyorlar o kapılardan… Hayallerini her adımda ezen ve bir o kadar canı yanan yönetmenlerimiz…

İşte ben tam bunları söylerken bir kitap ilişti gözüme. Aydan Gündüz’ün ellerinden doğma bir kitap var şimdi ve adı da ”100 LİRAYA KENDİ FİLMİNİ ÇEK”. İçeriği sizleri biraz silkeliyebilecek tarzda. Bu yola baş koyanlara koca bir tünelde, en iyi dost olabilecek minik bir el feneri. Size düşen takip etmek!

Bu kitaba bir göz atın. Haydi yönetmenliğe susayanlar, paranın hayallerinizi satın almasına izin vermeyin..

Kült Eserlerin Yaratıcısı: Stefan Zweig

Bay Zweig, küçük yaşlardan itibaren edebiyat, felsefe ve psikoloji eğitimleri almış. 4 yabancı dili ana dili gibi konuşur, araştırmalarını Avrupa’nın dört bir tarafında devam ettirebilir durumda olan Zweig’ın, yarattığı eşsiz karakterlerin, muhteşem betimlemelerin, psikolojik analizlerin bu bilgi birikimine dayandığı bir gerçek.

“Satranç” ve “Yıldızın Parladığı Anlar” gibi kült eserleri ile tanıdığımız yazarın diğer eserleri de övgüye layık.

“Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu”, bir kadının bir adama duyduğu aşkın ne kadar derin yaşanabileceğinin hikayesi. Hüzünlü ama bu denli güçlü karaktere hayranlık ve saygı duyuyorsunuz.

“Amok”, çok seçkin bir öykü. Duygu durumları ancak bu kadar iyi tahlil edilebilir. Ancak bu kadar iyi okuyucuya geçirilebilir!

“Merhamet”‘i bitirmemek için azar azar okudum desem…

Zweig’ın uzun öykülerdeki başarısı yadsınamaz. Merhamet’te uzun bir öykü. Aksiyonu hiç dinmeden sizi hep ayakta tutuyor.

Zweig’ın karakter yaratma ve karakterlerinin ruhsal gerilimlerini aktarma becerisi diğer hikayelerinde de aynen devam ediyor.

Bu başarısının Freud ile olan dostluğunun etkili olduğu söylenmekte.

Birinci Dünya Savaşı’nın yarattığı yitik kuşaktan biri olan Stefan Zweig’ın hüzünlü vedası, içindeki duygusal travmaları ve duyarlı ruhunun acılarını gözler önüne seriyor.

Çevirilerini, Behçet Necatigil, Tahsin Yücel, Salah Birsel gibi yazar ve çevirmen olarak çok başarılı isimlerin yaptığı bu kitapların kapak tasarımları da muhteşem. İç ve dış tasarımları değerli sanatçı Savaş Çekiç tarafından hazırlanmış. Okuduktan sonra bile kütüphanenizin en kıymetli eserler bölümünde varlığıyla sizi mutlu kılacaktır.

Keyifli okumalar…

Film Dilinde Mahrem’in Yazarı Serazer Pekerman’la Bir Söyleşi

Geçtiğimiz aylarda Metis Yayınları tarafından yayımlanan Film Dilinde Mahrem’in yazarı Serazer Pekerman’la söyleştik. Üstelik sadece kitabından ve sinemadan da bahsetmedik. Popüler kültürden televizyon dizilerine, feminizmden Türkiye’deki akademik ortama kadar çok şey konuştuk!

İşte burada:

Film Dilinde Mahrem, geçtiğimiz aylarda Metis Yayınları tarafından yayımlandı. Kitap aslında senin St. Andrews Üniversitesi Sinema Bölümü için yazdığın doktora tezin. Tezini yayımlatmaya nasıl karar verdin? Metis’le çalışmak nasıldı?

Doktora süreci sonunda tezimi okuyan üç kişi; Robert Burgoyne, Elena Del Rio ve Fatih Özgüven yayımlatmam konusunda bana çok cesaret verdiler. O zamana kadar sadece hoş bir hayaldi. Tez İngilizce yazıldı ve benzer konularda yayınları olduğu için ben Edinburgh UP’e başvurmayı düşünüyordum. Düşünüyordum dediğim aslında konuşuldu ve çok beğendiler. Fakat başvuruda bitmek bilmeyen bir dosya istiyorlar. Kitabınızın 1, 5 ve 20 sayfalık özetleri; tahmini ticari ederi; kaç kopya basılacağı; 10, 50, 100 ve 500 kelimelik tanıtım yazıları ve daha birçok irili ufaklı (aslında sanırım çoğu üç/dört kişilik bir ticari ekibin, proje bitince hazırlaması gereken) sorularla dolu bir dosya isteniyor sizden. Bu iş bana çok zorlama geldi ve bir türlü elimden çıkmadı. Dolayısıyla başvuru hiç gerçekleşmedi. Aynı dönemde Fatih Özgüven ve Nihat Tuna (Nihat Tuna benim İletişim Yayınları’ndaki editörümdü; o, tezi okumamıştı fakat onun da haberi vardı çalışmamım ana hatlarından), tezi Metis’e okutmam gerektiği fikrini kafama soktular. Ben o dosyayla boğuşurken Metis’e metni gönderdim. Beğendiler. Ben de hemen işi gücü bırakıp, çevirmeye ve büyük ölçüde yeniden yazmaya başladım. İlk çevirdiğim kısımlara kritik verdiler. İlk defa birlikte çalışmamıza rağmen, oranın işleyişi bana çok doğal, çok tanıdık ve rahat geldi. Tuncay Birkan, Eylem Can ve Semih Sökmen’le çalışmak, benim için de, proje için de çok büyük şans oldu. Ben doktora boyunca doğru düzgün kritik alamamışım projeye, aslında fikrimi nasıl anlatmam gerektiğini doktora bittikten sonra okuyanlar ve Metis sayesinde anladım.

Film Dilinde Mahrem’in aslında temel bağlamını ve derdini oluşturan bir de alt başlığı var; “Ulusötesi Sinemada Kadın ve Mekân Temsili”. Sinemada kadınların mekânlarla olan ilişkisi seni neden ilgilendiriyor?

Bir toplantı salonundan tutun sokaklara kadar, hepimize ait olduğuna inanmak istediğimiz bir mekânın genelde kimin olduğunun varsayıldığıyla ilgileniyorum ben. Kültürel ve geleneksel olarak mekânda bize dayatılan bazı kuralları normal sayıyoruz. Mesela büyüklerin önünde rahat oturmanız (bacak bacak üstüne atmamanın esas niyeti budur, “Rahat olma!” yani) ve gözlerinin içine bakmanız hoş karşılanmaz. Onların dünya görüşüne ters düşen bir fikrimiz varsa, bunu söylemememiz de beklenir genellikle. Otoriteyi kabul etmemiz ve ondan korkmamız bekleniyor. Eğer bunu otomatik olarak yapmazsak, o mekânda istenmeyiz. Terbiyesiz ve saygısız olduğumuz iddia edilir. Bunu en abartılı gördüğümüz durum kadının ulusal/kamusal mekândaki itelenmesi: “Mini etekle gecenin yarısı sokakta ne işin vardı!?” Bunu anlarsak sorunun büyük bir kısmını çözebilirmişiz gibi geliyor bana. Ben online ortamlarda da bunu deneyerek görüyorum. Erkek ve kadın olarak, aynı insanlarla ve aynı cümlelerle tartıştığımda, sonuç karikatürlere konu olacak kadar farklı oluyor. Ben söylediklerimi değiştirmiyorum ama aldığım tepkiler arasında dağlar var. Bunu deneyin, siz de göreceksiniz. Pek çok kişi kadın düşmanı olduğunun hiç farkında değil. Anlatsanız da anlayamıyorlar. Bunu nasıl çözeriz bilmiyorum. Bu sadece kadınlarla ilgili bir durum değil elbette. Aykırı kabul edilen herkes arada görmezden gelinmiş, en hafifinden “Zaten burada olma hakkın yok, bir de konuşuyorsun,” ya da “Sana burada olma hakkını biz verdik,” mesajlarını almıştır zaman zaman. Bir mekânda bulunan insanlar arasında sürekli hiyerarşik bir sıralama var. Bu içimize yerleşmiş. Maalesef çoğunlukla farkında bile değiliz.

Kitapta İspanya, İran, Danimarka ve Türkiye’nin auteur filmlerine odaklanıyorsun. Bir filmi auteur filmi, bir yönetmeni de auteur yapan şey nedir? Neden bu ülkeler?

Yaratıcı-yönetmen diye çevirince çok daha iyi oldu aslında. Sinema çalışmalarında auteur kelimesi aşırı yüklü. Aslında o yönetmenlere auteur diyebilmek için, auteur teoriyle dokuz ayrı kitap yazılması gerektiğini iddia edersek bu yanlış olmaz. Fakat yazan, yöneten, kendine özgü bir anlatım tarzı peşinde olan ve konularıyla arasında hem politik hem de kişisel bağ olduğunu iddia eden yönetmenlere auteur diyebiliriz. Bu kitapta ele aldığım yönetmenlerin, Ataman hariç, hepsine zaten pek çok defalar yakıştırılmış bir tanım bu. O sebeple rahatça kullandım. Ataman’ın aykırı durmasının sebebi çok daha az sayıda film yapmış olmasıdır. O daha ziyade bir video sanatçısı olarak tanınıyor. Video sanatçılarına, az evvel verdiğim tanıma uysalar bile, auteur deme gereği duymayız. Neden bilmiyorum.

Neden bu ülkeleri seçtiğim konusuna gelince, Türkiye’yi merkeze alarak yaptım bu seçimi. Ülkemizle kıyaslanabilir bir film endüstrileri var bu ülkelerin. Hiçbiri İtalya ya da Fransa gibi merkezi değil. Seçtiğim ülkeler, Danimarka, İspanya ve İran, hem iç piyasalarında hem de film festivalleri gibi uluslararası ortamlarda bizimle kıyaslanabilir bir varlık gösteren ülkeler. Bu kıyasta filmlerin dokusunu, kalitesini ve tür çeşitliliğini göz önüne almıyorum. Ülkelerde yapılan film sayısını, kendi sinemasıyla ülkesinde salonuna çektiği müşteri sayısını ve festivallerdeki görünürlüğünü kıyaslıyorum.

Ayrıca ülkelerin daha önceden yan yana düşünülmemiş olmasına özen gösterdim, aralarında fazla altı çizilmiş bir düşmanlık ya da kanıksanmış bir kardeşlik olmamasına dikkat ettim. Birlikte ya da birbirlerine karşı hareket etmemiş uluslar olsunlar istedim. Fakat aynı zamanda kitapta da belirttiğim gibi bu üç ülke farklı yönleriyle ulusal kimliğimizi kıyaslayabileceğimiz, zaman zaman sahiplenmeyi sevdiğimiz özellikleri taşıyan; Akdenizli (İspanya), Avrupalı (Danimarka) ve Müslüman (İran) ülkeler.  

Böylesi bir analiz sadece auteur’ler tarafından üretilen filmler için mi mümkündür? Ana akım işlerde, senin deyiminle, “bağımsızlık uğruna rahatını bozan, evlerinden çıkmayı ve yollara düşmeyi göze almış” kadınlar yok mudur? Yoksa ana akım buna neden izin vermez?

Bu sorunun beklenmedik çok kolay bir yanıtı var. Aradığınız kadın Müjde Ar’dır. Fakat tek kadınla ne kadar idare ederiz bilemem. Kendinden başka bir derdi olmamasına rağmen kabul edebildiğimiz pek kadın yok ana akımda. Bizi felaketlerden kurtarmayacak, belli bir politik görüşü ya da dini yüzünden ezilmiyor olacak (yani kurtarılmaya ihtiyacı olmayacak), kendi işine bakacak, arada canının çektiğiyle beraber olacak ve biz ona güveneceğiz, onu seveceğiz. Bu tanıma uyan ne kadar çok erkek karakter olduğunu düşünürseniz, akla hiç kadın gelmemesi ilginç. Bağımsız kadın fikri çok ürkütücü sanırım. Örneğin kocasını aldatan kadın mutlaka cezalandırılır fakat karısını aldatan erkeğin affedilmesi beklenir. Erkek karakter bizi güldürüyorsa ya da gezdiriyorsa, bu bize yetiyor.

Erkek kurtarıcısını bekleyen kadın tipi hemen her yerde karşımıza çıkıyor. Masallarda, mitlerde, güncel işlerde,  bazen en “açık fikirli” sanatçıların işlerinde bile… Pasif, evinde oturan, mutlu yuvasını kurup huzura ermiş kadın temsilinin kaynağı sence neresi/ne?

Anne arketipidir bu kadının kaynağı. Jung’un iddiasına göre hepimiz için için tanıyoruz bu kadını ve bilerek ya da bilmeyerek ona hasretiz. Ya hiç sahip olamadık ya sahip olduk ve kaybettik. Hayatla sağlıklı bağlar kurabilmemiz ve kendimiz olabilmemiz için tek kaynak bu kadın. Bu kadar önemli bir rolü olunca kadının tek işi o olsun istiyoruz doğal olarak. Besleyen, saran, koruyan, karşılıksızca seven, her hatayı affeden, her zaman bizim için vakti olan, kendinden çok bizi düşünen bir kadın bu. Onun kendi menfaati için bir şeyler yapmasına, sokaklarda oyalanmasına dayanamayız. Hayatımız buna bağlı. Başka şeyle ilgilenirse, ölebiliriz. Bunun bebeklikten beri içgüdüsel olarak bildiğimiz bir şey olduğu iddia ediliyor. Bu duygu, yani anayı kaybetme korkusu, biz belli sebeplerle büyüyemeyince, giderek kaybolacağına iyice içimize yerleşiyor sanırım. Güvende hissedemediğimiz durumlarda örneğin. Ekonomik açıdan sıkıntılı yerlerde analığı şiirselleştirme çok daha abartılıdır mesela, kadın düşmanlığı da daha yoğundur. Ne işi var kadının sokaklarda!? 

“Siyaseten doğru olmak”, bu aralar çok moda ve bu doğruluk alanının dışında kalan her şey “nefret söylemi” kapsamında düşünülüyor. Kitapta, sen de “kadın düşmanı” olarak düşünülen filmlerin pek de öyle olmayabileceğini belirtiyorsun. “Kadın düşmanı” film nasıl olur peki?

Bu “nefret söylemi” olayını da listeler haline getirdik çoktan sanıyorum. Bizim nefret söylemini değil aslında nefreti yok etmemiz lazım. Ben herkes düşündüğünü söylemekte özgür olsun istiyorum. Doğru da yanlış da olsa. Fikirlere, konuşmalara ve onların eleştirilmesine özgürlük istiyorum. Bir konudan söz etmeyerek ya da yanlış bir laf edeni itip kakarak önüne geçemeyiz sorunların. Sadece büyütürüz. Şimdi bu “siyaseten doğru olmak” modası çıktığından beri daha ziyade okumuş erkeklerde dikkatimi çeken bir şey var. Birinden kadın-düşmanı olduklarına dair bir laf duyduklarında, yani sıkıştıkları ilk anda, “Tamam teslim oluyorum,” havasına girip, “Bütün kadınlar melektir/kutsaldır,” manasına gelecek cümleler kuruyorlar. Deliyle deli olmayacak yani. Sizden onay alamayınca da, “Peki ne dememi istiyorsun? Söyle onu diyeyim, konu kapansın,” diyorlar. Ben bunu çok duyuyorum. Hazır plaklar var evinde: “Ne çalayım?” diyor yani. Maalesef o sorunun tek bir cevabı yok. Her durum farklı, birlikte düşünmeyi öğrenmemiz gerek. Bizim birbirimize isimler takmadan, bir takım kimliklere bürünmeye çalışmadan rahatça konuşmaya ihtiyacımız var.

Şimdi soruya döneyim: “Kadın düşmanı” film nasıl olur? Hikaye dünyasında bir tek iyi kadının bile olmadığı, güvenemeyeceğiniz, sevemeyeceğiniz kadın karakterler yaratıp, sizi kadınlardan nefret ettiren, kadını olan bitenin tek suçlusu ilan eden, ayrıca bağımsız kadını karalarken, kendi kendini kurtaramayacağını en baştan kabul etmiş ve erkeğin egemenliğine boyun eğmiş kadını yücelten bütün hikayeleri ben kadın düşmanı buluyorum.

24 dizisi benim karşılaştığım en kadın-düşmanı metinlerden biri  (İlk iki sezonu sadece izleyebildim, onlara bakarak yazıyorum bu yorumu). Güvenebileceğimiz, sevebileceğimiz hiçbir kadın yok o dünyada. Kadınlar bilerek ya da bilmeyerek sürekli zarar veriyorlar ve oldukça antipatik kişiler olarak sunulmuşlar. “Her ana akım aksiyon filmi böyle zaten,” diyerek kestirip atamayız, Zor Ölüm’ler hiç böyle değil. Zor Ölüm’ün feminist bir metin olduğunu iddia etmiyorum ama özellikle kadın düşmanı değil. Orada Bruce Willis’in oynadığı karakterin oldukça sempatik ve akıllı bir karısı var. İşinde de başarılı, iyi bir anne. Kocasının hataları var, kadından özür diliyor. Adamı bu özür sebebiyle daha çok seviyoruz mesela. Fakat 24 dizisinde özel bir çaba var, orada biz bu kadınların hepsine çok kızalım istenmiş. Erkeklerin hemen hepsi, bazılarının ufak tefek hataları da olsa, dürüst kahramanlar olarak tanıtılıyor. Jack Bauer’in kızı herkesin başını belaya sokan şaşkın bir kız, karısı adamın arkasından iş çeviriyor, ortağı kötülerin kötüsü. Siyah başkanın karısı da eklenince ırklararası düşmanlık da tamamlanmış oluyor. Bir Zamanlar Anadolu’da filminde de aynı şekilde çerçeve içinde ve dışında sözü geçen her kadına sinirlenmemiz istenmiş. Polisin dırdırcı karısı, savcının sudan bir sebeple kinlenip kocasını mahvetmek için kendini öldüren karısı ve uçuşan saçlarıyla, melek yüzleriyle ve ince ayak bilekleriyle aklımızı başımızdan alan bize suç işleten diğer kadınlar. Fakat bütün erkekleri seviyoruz, hatta katilleri ve görevini kötüye kullanan erkekleri bile anlamamız, onlara acımamız ve sempati duymamız bekleniyor. Bu açıdan baktığımızda filmin 24’ten farkı yok. İklimler öyle değil bakın ve Ceylan’ın daha önceki filmlerinde kadın-düşmanı karakterler var fakat metnin kendisi hiçbir zaman haklı çıkarmıyor bu nefreti, bu defa metin bize ‘’erkeklerin işlediği bütün suçların sebebi kadınlardır.’’ diyor açık açık.

Ama şu çok önemli, kadın düşmanı bir film ne yapanın, ne sevenin kadın-düşmanı olduğunun kanıtıdır. Siz belki bambaşka bir sebeple beğendiniz filmi. Yazan da belki o sırada iyi bir fikir olduğuna inandığı için yazdı. “Dur şimdi herkesi kadınlara düşman edeyim,” diye niyet etmeye gerek yok, istemeden de yapabilirsiniz bunu. O kadar tekrarlanmış ve kanıksanmış hikayeler ki bunlar.

Kitabın üçüncü bölümü “Sınırlar”da Deleuze’ün “kaynak dünya” anlayışından ve Buñuel’e verdiği referanstan bahsederken, Buffy: The Vampire Slayer’ın Older and Far Away bölümünden de bahsediyorsun. Buffy, aynı zamanda birçok akademik  çalışmanın da konusu olmuş, zamanında da oldukça popüler olan bir diziydi. Buffy’i bu anlamda özel kılan şey ne sence?

Buffy’nin hikayesinde hepimize ait bir şeyler var. Yedi sezon boyunca gözlerimizin önünde büyüyen, genç bir kız var. O kızın yolculuğu hayat boyu bitmeyen bir tür büyümenin ve değişmenin sancılarını anlatıyor. Hatalar yapıp, bu hataları farkına varmanın zorluğundan, daha iyi biri olmaya çalışmaktan söz ediliyor o dizide. Bütün o savaştığımız canavarları aslında bizim de karşımıza çıkan engellerin metaforu olarak değerlendirmek mümkün. Bir yandan her birimizin aslında zaman zaman canavar olduğunun da farkına varıyoruz yavaş yavaş. Aslında içimizdeki canavarlarla savaşıyoruz biz. Bir defa anlayınca gerisi geliyor. Oradaki karakterler geçirdiğimiz farklı evreleri temsil ediyorlar.

Mesela altıncı sezonda koskoca Buffy, karşısında sağlam bir düşman olmamasına rağmen, üç tane çocuğun elinde resmen oyuncak olur. “Başımıza gelebilecek en kötü şey depresyondur,” diyor bize o sezon. Kadın olsun erkek olsun, karakterlerin en acıklı, en tasvip edilmeyen yanları utandırmadan sergilenirken, en çok en dibe vurduklarında onlarla özdeşleşiyoruz. Spike’ı kendini sevmeyen birinin peşinde rezil olurken, Faith’i artık çok acı verdiği için duygularını görmezden gelirken, Willow’u öfkeden kudurmuş ve dünyayı yok etmek istediği anda, Anya’yı paradan başka şey düşünemezken anlamamız bekleniyor. Bunlar bizim de hayatımızın bir parçası. Bu açılardan baktığımızda Buffy’nin bir dengi olduğunu sanmıyorum. Yani tekrar tekrar onu izlememiz gerekecek.

Bu noktada önceki soruya dönecek olursak, Buffy bile Müjde Ar olamıyor. Buffy dünyayı kurtardığı için, ara sıra yaptıklarına göz yumuyor olabiliriz. Buffy’yi feminist bulmuyorum ya da hayran değilim sanılmasın fakat Buffy bile tam aradığımız kadın değil aslında. Ana akımda bağımsız ve iyi kadın bulmak gerçekten zor. İyi kadın ya evlidir, ya annedir, ya bakiredir ya da Buffy gibi bizim için kendini feda etmiştir. Kadın belli bir yerdedir, sahiplidir ya da sahibini bekler. Başı bağlıdır yani, bağlı olmasa ısırabilirdi.

Peki, genel olarak, popüler kültürle aran nasıl? Popüler olanla olmayan arasında “sanatsal” bir değer hiyerarşisi kuranlardan mısın?

Çok gençken popüler olan bir şeyi çok sevmekten biraz rahatsız olurdum arada sırada. Farklıydım çünkü ya, kimselerin anlayamadığı şeyleri anlamalı, bilmeli ve onlardan daha çok zevk almalıydım. Çok kısa bir dönemdi, iyileştim sonra. “Şu sanattır, bu sanat değildir,”le hiç ilgilenmiyorum. Sanat kendini özgürce ifade etmek ve uygun görüyorsanız bunu mümkün olan en çok sayıda kişiyle (ya da kimlerle istiyorsanız onlarla) paylaşmaya çalışmaktır bence. Sanatı icra eden kişi olarak sizin eserinizle ilişkiniz ve memnuniyetiniz, kaç kişinin sizi beğendiği ya da anlayabildiğinden çok daha önemli.

Yine “Sınırlar” bölümünde Dogville’i de enine boyuna inceliyorsun. Trier ve filmleri üzerinden yürütülecek feminist bir tartışma çoğu akademisyen/eleştirmen tarafından netameli ve sorunlu bulunuyor. Sen ise Dogville’in başkarakteri Grace ve onun yarattığı mekânla olan ilişkisi incelendiğinde metnin “feminist bir metin” olduğunu söylüyorsun. Sence diğerlerinin filmde gördüğü sorun nedir?

Bu soruyu benim anlattığım şeyleri okuduktan sonra metni kadın düşmanı bulanlara tekrar yöneltmek gerekir. Bazı şeylere kısa yol tuşları koymayı pek sevdiğimiz için oluyor bu anlaşmazlıklar. Liste var elde, yanlarında küçük kutucuklar var. Orayı işaretliyor. Çerçevede tecavüz vardı, kadına eziyet edildi, Trier zaten olmadık şakalar yapan “Ben kadın düşmanıyım ha-ha-ha,” diyen biri. Tanımayız, etmeyiz, liste tamam, daha ne olsun. Film de çok uzun. Şaka bir yana o film “İnsan kötüdür,” diyor. Sadece kadınlarla bir alıp veremediği yok, fakat bunu karıştırmak belki mümkündür, bilemiyorum.

Edebiyatla da aranın sıkı fıkı olduğunu biliyoruz. 2004’te İletişim Yayınları tarafından yayımlanmış Kolay Bir Aşk isimli bir kitabın da var. Kurmaca metinler yazmaya devam ediyor musun? Yoksa Kolay Bir Aşk ilk ve son muydu?

Son olmaz umarım, yazıyorum. Basılırsa, son olmayacak. Şu anda tekrar kurmacaya döndüm. Çok özlüyorum kurmaca yazmayı. Çok daha rahatım kurmacada. Akademik yazı çok yorucu, “Ah tam öyle mi demişti, ne zaman, nerede demişti?” sayfa numaraları peşinde koşmaktan hiçbir zevk almıyorum. Küçük notlar almaya, sonra onları kaybedip kaybedip tekrar bulmaya alışamıyorum.

En sevdiğin değil de, “okumamış olsaydım ben, şu anki ben olmazdım,” diyeceğin yazarlar var mı?

Tek tek kitapların (filmlerin, şarkıların) bizi nasıl değiştirdiğini anlamak zor sanırım. Dönemlerin ve olayların bizi nasıl değiştirdiğini daha net biliyoruz. Beni en çok seyahat etmek, insanlarla anlaşmaya çalışmak ve yazmak değiştirdi. Yine de adını vermek istediğim pek çok insan var elbette: Aşık Veysel, Shohei İmamura, Bela Tarr, Luis Buñuel, Yaşar Kemal, Molière, Gilles Deleuze, Samed Behrengi, Marcel Proust, Douglas Adams, Amin Maalouf, Nietzsche, Ahmed Hamdi Tanpınar, Nazım Hikmet, Baudelaire, Don Delillo, Perihan Mağden, Fatih Özgüven, Zeki Demirkubuz, Serdar Akar…

Aklıma gelmeyenler var mutlaka. Bu yazarlar kimi zaman benim hiç düşünmediğim bir şeyi bana söyledikleri için; kimi zaman da hislerimi aynen ve benim izah edemeyeceğim kadar güzel anlatmış oldukları için önemliler.

Popüler kültürle ilgili soruya geri dönmek istiyorum bu noktada. Bir kaç gün önce 80’lerde feminizmle ilgili başka bir konuda tartışırken Duygu Asena’yı tesadüfen bir arkadaşım hatırlattı. Ben şu anda Kadının Adı Yok kitabını çok net hatırlamıyorum, 25 yıl olmuş. Fakat o kitabın bir derste bana sıranın altından verilişini hiç unutmuyorum. Ben o kadar yıpranmış bir kitap görmedim bir daha. Kapağı ve sırtı okunmaktan erimişti. Sayfaları ayrılmış, hatta bazıları tek tek ayrılmış, sayfaların kenarları yok olmuş. Ve kitap çıkalı daha bir kaç ay olmuştu, tanıdığım bütün kızlar okumuştu kitabı. Bu kitap bana gelene kadar hiç durmadan okundu, düşünebiliyor musunuz? Bilmiyorum utandık mı kendimiz gidip almaya. İzmir kitapçı olmayan bir yer değil yani. Biz tek bir kitabı bütün sınıf okuduk belki de. Ben öyle pis pasaklı görünen şeylere hiç dokunamazdım, hastalık derecesinde titizdim. Okuldan atılacağımı bilsem, öyle bir kitaba dokunacak biri değildim o ana kadar. O an o kitabı çantama sokarken kalbimin nasıl attığını hala hatırlıyorum. O gece bitirdim kitabı. Bunlar sizi değiştiren şeyler.

Giriş bölümünde şöyle diyorsun: “Hikâyelerde en sık işlenen tema erkek kahramanın kurtarılmaya muhtaç bir insan topluluğunu -ya da tehlikede olan bir kadını- kötülüklerden kurtarıp temiz bir sayfa açacakları yeni bir yere taşımasıdır.” Bunu okur okumaz, J. M. Coetzee’nin Waiting for the Barbarians’ı geldi aklıma. Kitap boyunca kim oldukları belli olmayan barbarların gelişi beklenir ama işler pek de beklendiği gibi gitmez. Nasıl bir tehdit oluşturduğu bilinmeyen bir topluma karşı başka bir toplum militarize olur, romanın başkarakterini ise işkence görürken kurtaran aslında barbar bir kadının hayalidir. Coetzee, böylece işleri tersine çevirir. Ne dersin? Toplumsal cinsiyet rollerinin, kurtarma-kurtarılma formülü korunurken tersine çevrilmesi işin çözümü ya da çözümlerinden biri olabilir mi?

Mutlaka okumalıymışım diye düşünüyorum şimdi. Adını duymuştum fakat sonra çıkmış aklımdan. Bu “düşmanı beklemek” durumu hepimizin hikayesi: Bütün yaptığımız ortak bir nefrete, ortak bir düşmana karşı birbirimize tutunmaya çalışmak. Sistem korkuyla çalışıyor. Uzun uzun yanlışı doğruyu öğretmektense, “Allah baba seni taş eder,” ya da “Çitten atlarsan kurt kapar,” demek daha kolay geliyor maalesef. Bir kaç taş, bir kaç kemik ve iyi anlatılmış bir hikaye bu iddiayı kanıtlamaya yeter. Ben kitapta “Hafıza” kısmında bu kurtarma hikayelerinin uydurma olduğunu iddia ediyorum ve örnek filmlerde hikayenin nasıl kurgulandığını görüyoruz. Sürüleri idare eden köpekler onları toparlamak için etraflarında daralan daireler çizerek havlar ve arada ısırır. Sürüyü birlikte tutmanın en kestirme yolu korkutmak. Koyunları tek tek ikna etmeye çalışmak çok büyük vakit kaybı. Her gelen bir düşman, bir öcü yaratacak ki, kalabalığı çabucak etrafına toparlayabilsin. Belki gerçek bir tehlike vardı bir zamanlar ama çoktan kayboldu fakat düzeni döndürmek için korkuya ihtiyaç var.

Kurtaranın cinsiyetini değiştirmek de çok önemli elbette ama biz bir kurtarana muhtaç olma fikrinden kurtulmalıyız. O kahraman meselesi bir çıkmaz sokak, diktatöre çıkıyor o yol genelde. Mutlak güç önce sahibini çürüten bir şey. Kahramanları değil yapılan iyi işleri ve hataları görmeye ve tartışmaya çalışmak lazım. Politika ve güç maalesef en uzak kalması gereken insana en çekici geliyor. Tek çözüm konuşmak ve eleştiriye açık olmak. Bir fikri herhangi bir sebeple, (mesela dini bir sebeple) eleştiriye kapatırsanız, o fikir tehlikenin kendisine dönüşür. Bakmışsınız kendinizi “Dinimizi yaşayamıyoruz,” diye ağlayan birilerinin sömürme ve sömürülme hakkını savunurken bulmuşsunuz. Uçurumdan atlamazsa, cehennemde yanacağına inanmış biri uçurumdan atlamak için her yolu dener elbette. O karşınızda ağlıyor, siz de uçurumun kenarındaki taşları temizliyorsunuz. Aklınıza gelmiyor sormak: “Sahi sen neden uçurumdan atlamak istiyorsun?”Acilen kahraman olmak istediniz çünkü. Korkmuş birilerini onlara korkacak bir şey olmadığını göstermek yerine “kurtarmaya” heves ederseniz, bundan fazla bir şey beklemeyin. “Benim sıram gelsin de, biraz da ben ezeyim,” diyen birine yardım etmiş olabilirsiniz istemeden. Silahın el değiştirmesine yardım ettiniz sadece. “Herkes kendi içindeki faşisti süpürse, tüm sokaklar tertemiz olur,” demiş Foucault.

Kaos GL, yıllardır “Eşcinsellerin kurtuluşu heteroseksüelleri de özgürleştirecektir,” sloganını kullanıyor. Benzeri bir şeyi feminizm hareketi için de söylemek mümkün mü sence? Başarıya ulaşan bir feminist hareket erkekleri de kurtarır mı? Peki, bir erkek feminist olabilir mi?

Çok güzel söylemişler, aslında heteroseksüelleri de erkekleri de (daha doğrusu kitapta açıkladığım gibi normu tek doğru bellemiş bütün “çoğunluksal” yapıyı diyelim) sadece kadınların ve eşcinsellerin (aynı şekilde kitapta sözü geçen “azınlıksal”ın) kurtuluşu özgürleştirebilir. Aslında hepimiz aynı kutunun içinde kapalıyız. Evet, pek çok bakımdan onlar için içerisi çok daha rahat, arada spor olsun diye bize taş atıp biraz daha rahatlıyorlar. Ama işin gerçeği onlar da hapiste ve çoğu bunun farkında değil. Benim bu kitapta sözünü ettiğim feminizm bir sebeple itelenen bütün azınlıklar içindir. Hepimizi ilgilendiriyor bu olaylar. Bir insan kimseyi itip kakmadığı, incitmediği sürece dilediğini yapmasının kime ne zararı olabilir?

Erkekler elbette feminist olabilir, kadınlar da kadın düşmanı olabilir. Doğuştan beraberimizde getirdiğimiz şeyler değil bunlar, burada kafamıza kakılıyor: “Aman ayıp, erkek adam öyle yapmaz, hanım kızlar böyle demez, cehennemde yanarsın, kimse seni sevmez,” denile denile öğreniyoruz, bir şeylerden korkmayı, tuhaf bir şeyleri normal sanmayı. Ya gerçekten kimse bizi sevmezse!? Biz kendimizi sevememişiz ya, birilerinin mutlaka sevmesi lazım.

Türkiye’nin akademik ortamı hakkında neler düşünüyorsun? Doktoranı İskoçya’da tamamladın; Türkiye’de yeniden ders vermek ister miydin?

Ben kısa bir süre ve sadece özel okullarda çalıştım. Üniversite diyemeyiz o okullara. Üniversite olmak için başka şeyler gerekir, bu okullar maalesef o tutarlılığı, disiplini ve o bağımsızlığı sağlayamıyorlar. Çünkü orası bir şirket ve öğrenciler müşteri. Patronun ya da ailelerin görüşü okulu her an yeniden şekillendirebilir. Ayrıca dersler genelde lisedeki gibi işleniyor. Buna alışık oldukları için özellikle proje derslerinde öğrenciler tamamen kaybolmuş hissedebiliyorlar. “Kaybolman çok iyi, şimdi yolunu kendin bulmayı öğreneceksin,” deyince çok korkabilir ve kızabilirler, çünkü diğer hocalar ellerinden tutuyor, kıyıdan yürütüyor.

Benim öğrenciliğim ODTÜ’nün en iyi bölümlerinden birinde geçtiği için, ki ben oradayken bile her şeyin çok daha iyi olabileceğine inanırdım, özel okullara haliyle hiç uyum sağlayamadım. Burada bir tuzak var gerçi, çünkü özel bir okulda Harvard’da bir araya getiremeyeceğiniz harika kadrolar da görebilirsiniz, ‘’akademik darbe’’ diyebileceğimiz utanç dolu olaylara da şahit olabilirsiniz. Öğrenciyi zorlayan, heyecanlandıran, ufkunu açan bir ders yerine, tamamen keyfi sebeplerle, “Latince Gramer” verilmesine karar verilebilir. Latince bilen yok ama bölüm başkanının karısı geçen yıl bir hafta Roma’da kalmıştı, o gelip anlatacak. Bunları görmezden gelmeniz bekleniyor. Bu okullarda nedense sadece üstler altlarına bir fikir beyan edebilir. Tersi olunca çok şaşırıyorlar. Bir durumu eleştirdiğiniz için size çok kızılabilir. Şaka değil, sırf fikrinizi söylediniz diye mobbing’e maruz kalabilir, işinizden olabilirsiniz ve etraftakiler bunu normal karşılar. Böyle şeyler bir okulda, öğretmenler tarafından yapılınca insan çok daha kötü hisseder elbette.

Bütün bunlara rağmen Türkiye’ye dönmek aklımdan geçti, çünkü hem ders anlatmayı ve öğrencileri çok seviyorum, hem Türkçe konuşmayı çok özledim. Vatan hasreti böyle bir şey sanırım. Ve dediğim gibi aslında ekip çok da iyi olabilir. İyi bir ekiple çalışmak çok büyük zevk. Fakat görüştüğüm okulda, tam o esnada, az önce sözünü ettiğim gibi bir darbe oldu. Batıl inançlı biri değilim ama bu işareti görmemek ve zamanlamaya şükran duymamak mümkün değildi.

Yine de umutsuz olmamalıyız. Özellikle internetin ucuzlaması, yaygınlaşması ve ilgili teknolojilerin gidişatı sayesinde, benim gibi insanların –yani rütbe için değil de sadece bir şeyler öğretmek ve öğrenmek için bu işin içinde olmak isteyenlerin- öğrencilerle birlikte olabileceği çok daha bağımsız bambaşka bir ortamın oluşmakta olduğunu görmek zor değil. Yetişir miyim bilemem ama bu fikir beni çok rahatlatıyor.  

Şimdi sırada ne var peki? Gelecek planları, akademik çalışmalar, yeni kitap ya da kitaplar?

Akademik bir çalışmaya daha niyetim var, hazır sayılırım başlamaya. Gönlüme göre bir akademik pozisyonda olsaydım, onu öne alacaktım, fakat çok daha bağımsız bir konumdayım şu anda. Bu aslında benim için çok daha iyi oldu. Dediğim gibi şimdi kurmaca yazıyorum, çok uzun yazacağım, çok hasret kaldım. Ben her sene ilk denize girerken tam böyle hissederim. Bakalım neler olacak, ben de tam bilmiyorum şu anda. Planladığımdan bambaşka şeyler olabiliyor arada.

Bu keyifli sohbet için Serazer Pekerman’a çok teşekkür ediyoruz.

2012’nin En İyi 10 Kitabı Açıklandı

İşte ntvmsnbc Edebiyat Jürisi tarafından belirlenen 2012’nin en iyi 10 kitabı;

  1. Hermann Broch, Vergilius’un Ölümü
  2. Yaşar Kemal, Çıplak Deniz Çıplak Ada
  3. Jonathan Franzen, Özgürlük
  4. Javier Cersas, Salamina Askerleri
  5. China Mieville, Şehir ve Şehir
  6. Roberto Bolano, 2666
  7. Şule Gürbüz, Coşkuyla Ölmek
  8. Murathan Mungan’ın Seçtikleriyle Bir Dersim Hikâyesi
  9. Murat Gülsoy, Baba, Oğul ve Kutsal Roman
  10. Pascal Mercier, Lizbonbona’a Gece Treni

Bu listeye baktığınızda, kendi en favori kitabınızı görememiş olabilirsiniz. Jürinin verdiği karara saygı duyuyoruz elbette fakat bazen kendi içimizde farklı jüriler yaşıyor. Bizlere o kitapları alıp, okutanlar da onlar. Bu listede yer almayı başaran yazarlarımızı kutluyoruz. Bakalım 2013’te hangi yazarlarımız adlarını ön plana çıkarmayı başarabilecekler?

Sine Ergün Hiç Tekin Değil!

Bir düzyazı türü olarak öykünün edebiyat dünyasında -özellikle romanla karşılaştırıldığında- çoğunlukla görmezden gelinmesi, deyim yerindeyse öyküye, hele de kısa öyküye, “üvey evlat” muamelesi yapılması üzerine defalarca yazıldı. Hâlâ, yapılan her edebiyat sempozyumunda, düzenlenen her seminerde bunun üzerine konuşulur ve öyküyü sarıp sarmalayan bu görünmezlik perdesi çeşitli oturumların konusu olur. Bu oturumlarda neye karar verilir, yürütülen tartışmalarla nerelere varılır, öyküyü yaygınlaştırmanın bir yolu var mıdır, öykü kitapları kitabevlerinde ön raflara nasıl taşınır; bilmiyorum. Tüm bunlara bir reçete aramak da ne kadar geçerli bir arayış; ondan da emin değilim. Fakat tek bildiğim, bu yazının da konusu olan şey şu: Öykü üzerine her türlü konuşmayı, yazı-çiziyi, bu yazı da dâhil olmak üzere çöpe atacak, öyküyü ayağa kaldıracak birileri var: Öykücüler. Sine Ergün de onların en iyilerinden, en çok heyecanı uyandıranlardan…

Baştan!

Burası Tekin Değil, Sine Ergün’ün toplam yirmi yedi kısa öyküsünden oluşan ilk kitabı. İlk kez Yitik Ülke Yayınları tarafından 2010 yılında yayımlandı. Burası Tekin Değil’i takip eden ikinci kitabı Bazen Hayat’la birlikte geçtiğimiz Mayıs, Can Yayınları tarafından tekrar basıldı, o zamandan beri de raflarda.

“Sine Ergün’ün her öyküsü kısacık bir aydınlanma anı gibi.”

Bu cümle kitabın arka kapak yazısından. İşe, buna karşı çıkarak başlayayım. Ergün’ün yirmi yedi öyküsünün hiçbiri bir aydınlanma vadetmiyor aslında. In medias res (olayların ortasında) başlayan bu öyküler, bir katharsise veya bir derdin ya da sorunun öykünün sonunda yer alacak zoraki bir çözümüne gönül indirmiyor. Her öykü, okuru önce huzursuz ama sonra rahat ettiren bir konformizme sırtını dönerek, yüzünüze bir tokat çarpıp sizi bir kenara atıyor.

Bazen beş yüz kelimeyi bile geçmeyen öykülerin her birinden bir roman, bir öykü derlemesi çıkabilecekken, Sine Ergün, müthiş bir yalınlıkla her bir öyküyü ayıklıyor ve olabilecek en saf, en ideal biçimlerine yontuyor onları. Bu işi de öyle bir ustalıkla yapıyor ki, bir sözcük daha ekleseniz, bir yerden birini çıkarsanız bütün yapı çökecek gibi geliyor.

Gerek öykülerin kendi içlerindeki bozulmaz bütünlüğü, gerekse bir araya gelip de oluşturdukları kitabın güçlülüğü, içinde yaşadığımız dünyanın, günlük rutinimizin, aşklarımızın, ilişkilerimizin, arkadaşlıklarımızın ve her türlü var olma halimizin tekinsiz bir temsilinden kaynaklanıyor. Bu temsil alabildiğine gerçek ama Ergün, öykülerinde kendinizi ya da hayatınızdan parçalar bulacağınızı iddia etmiyor. Aksine, “Tamam, şimdi onlar devam ediyorlar ama sen okumayacaksın sonrasını,” diyerek biten bu öykülerle, kendi aranızda kuracağınız bağ yerini büsbütün bir yabancılaşmaya bırakıyor. Sonu virgülle biten, ne başını ne sonunu, sadece bir anını gördüğümüz bu öyküler arkalarında belki bir fikir değil ama bir duygu bırakıyorlar. Oldukça güçlü ve kolay kolay unutulmayan bir duygu hem de.

Bir “ben” anlatıcı panoraması

Kitaptaki öyküleri bir araya getiren şey sadece bu dünyanın ve yaşadığımız ‘an’ların tekinsizliğini hatırlatmaları ve Sine Ergün’ün yalın dili değil. Matematik Sorunu ve Beyin Akıntısı hariç tüm öyküler, kimliğini bilmediğimiz, her öyküde değişen, bir şekilde birbirlerini andıran ama asla mükerrer olmayan birinci tekil anlatıcı sese dayanıyor. Her öykünün anlatıcısı bir kente, bir duruma, bir şeye ve birine bakıyor, onların içinden geçiyor; biz de aynı şeylere onlarla birlikte bakıyoruz. Bakıp, biraz konuşup, yanlış yerde konuşup, doğru yerde sustuktan sonra anlatıcı hayatına devam ediyor. Okur da öyle. Birbirleriyle birleşmiyorlar, anlatıcılar okuru görmüyor, okur yoluna başka bir anlatıcıyla devam ediyor. Bu kısa süreli -ve tüm romantik çağrışımlarından bağımsız düşünülmesi gereken- okur-anlatıcı birlikteliği Ergün’ün kısacık öykülerinde bir panorama yaratıyor. İster Çikolatalı Dondurma gibi geçmişi anlatsın, ister Yanlış Numara’daki gibi neredeyse gerçek zamanlı bir öykü olsun, “ben” anlatıcılar, buranın, şu anın, burada duranların hikâyelerini anlatıyorlar. Oluşan büyük resim de, ne güncelliğini ne de tekinsizliğini kolay kolay kaybedecek bir “buraya” ve “şimdi”ye işaret ediyor.

“Bazen Hayat”

Yazının girişinde Burası Tekin Değil’in Sine Ergün’ün ilk kitabı olduğunu, aslında ilk kitabı takip eden bir de ikinci kitabı olduğundan bahsetmiştim. Bazen Hayat, Carver göndermeleri ve Sine Ergün’ün “kirli gerçekçiliği”ni başka bir düzleme taşıyan ve yazarın mutlaka okunması gereken diğer kitabı olarak not edilsin ama başka bir yazının konusu olsun isterim. Fakat ister sadece Burası Tekin Değil üzerine konuşalım, ister kitabı Bazen Hayat’la birlikte düşünelim, Sine Ergün’ün tüm kısalığına rağmen “bir çırpıda soluksuz okunan” öyküler yazmadığını, yalınlığının ise kolaycılıktan değil aksine çok iyi bir işçilikten geldiğini belirtmek şart.

Sine Ergün, bir “günlük hayattan kaçış” yazarı değil. Gündelik hayatı ne küçümsüyor ne göklere çıkarıyor. Siz Ergün’ün huzursuz ve dingin öyküleri ansızın bittiğinde o öykülerle ne yapmak istersiniz bilemiyorum. Ben hayran olmaktan başka yapacak bir şey bulamadım diye yazabilirdim ama Sine Ergün büyük laflardan pek hoşlanmıyor.

Yılın En İyi Çocuk Kitapları

THE CAT IN THE HAT


By Dr. Seuss – Random House

Başlangıç seviyesi için yazılmış bu çok eğlenceli ve renkli hikaye kitabı bir de CD’li. Böylelikle çocuğunuz hem okuyabilir, hem de dinleyebilir. Doğru telaffuz ile yabancı dil öğrenmesi, açısından CD’li kitaplar önemlidir.

BICIRIK BILLIE B


Sally Rippin – 1001 Çiçek

Billie B’deki B’nin anlamını bilen var mı? BERELİ! Evet, bizim Billie öyle haşarı ki hep yaralı bereli.

Hayal gücü yüksek olan Billie ve maceraları özellikle okumaya yeni başlayanlar için harika bir seri. Büyük puntoları ve sıkılmayacakları uzunlukta olması nedeniyle çok popüler.

NE YAPMALI – KAFAN KIZINCA


Dr. Dawn Huebner – Genç Turkuvaz

Çocuklar için Öfkenin Üstesinden Gelme Rehberi

Resimler ile detaylandırılmış ve çocukların anlayabileceği dilde yazılmış harika bir rehber. Örnekleri hemen her çocuğun karşılaşabileceği sorunlar ve çözümleri çok akılcı ve eğlenceli.

LET’S TALK ABOUT IT! – THE COLORS OF THE RAINBOW


Jennifer Moore – Mallinos – Barron’s

İnsanlar da sanki gökkuşağının renkleri gibiler… Her bir renk gibi özel. Farklı dış görünüşleri, vücutlarının renkleri, yedikleri farklı yemekler bizim alışkın olduklarımızdan farklı olabilir. Ancak her insan aynı hislere sahiptirler. Onlar da üzülür, sevinir, ağlar ve gülerler. Çocuğunuzun, insanlar arası farklılıkları kolay anlayabilmesi ve kabullenmesi için hazırlanmış bol renkli, resimli bir kitap.

KÜÇÜK VAK VAK – HAYDİ BENİ BUL


Lauren Thompson – Pearson

Küçük Vak Vak’ın hikayesinde hem harika bir aile hikayesi okuyacak, hem de toplama – çıkarma işlemlerine başlangıç yapabileceksiniz. İnteraktif hikaye kitapları çocukların ilgisini daha çok çeker.

ME AND MY MUM


Alison Ritchie – Little Tiger Press

Renkli ve harikulade illüstrasyonları ile harika bir uykudan önce hikaye kitabı. Çocuğunuzun defalarca okutacağı, sizin zevkle okuyacağınız hikayeyi elinizden bırakmayacaksınız.

ZAC POWER – AY HAREKATI


H.I. Larry – Caretta Çocuk

Dünyayı kurtarmak ve ödevlerini bitirmek için 24 saati var.  Zac Power’ın yeni görevi bu kez çok uzaklarda, dünyanın uydusu aydaydı. Özellikle erkek çocuklarının elinden bırakamadığı harika seri.

STORIES OF WITCHES


Christopher Rawson – Usborne

Genç Okuma dizisinden olan bu kitap CD’si ile hem dinlenebilir hem de okunabilir.

Renkli resimleri ile çocukların sıkılmadan okuyabilecekleri harika bir hikaye.

AYICIK İLE FARECİK’İN MACERALARI – YAĞMUR YAĞMIYORMUŞ OYUNU


Gabrielle Vincent

İşte yılın öykü kitapları: Ayıcık ile Farecik’in Maceraları!

Farecik’i evlat edinen Ayıcık’ı biliyor musunuz? Muhteşem illüstrasyonlarla, harikulade öyküler…

Ertesi gün piknik yapmaya karar veren Ayıcık ile Farecik’in planları yağmurun yağması ile suya düşer. Farecik’in çok üzüldüğünü gören Ayıcık, yağmur yağmıyormuş oyunu oynar.

GÖKKUŞAĞININ SIRLARI – SARI ÜLKE


Hülya Günal – Net Çocuk

Gökkuşağı Kraliçesi’nin görevlendirdiği Arya; sihirli tavşanı Zıpır ve refakatçi kedi Bilgin sarı ülkeyi rengarenk yapabilecek miydi?

Renkli illüstrasyonu ve kolay okunan yazı tipiyle Gökkuşağı Sırları’nı çok seveceksiniz.